Özgürlük, bir ayağı yolda olmaktır.

Bir Lazarus Tefsiri Olarak Suç ve Ceza | Kasım Hasan Ünal

İsa yine derinden hüzünlenerek mezara vardı. Mezar bir mağaraydı, girişinde de bir taş duruyordu. İsa “Taşı çekin!” dedi. Ölenin kız kardeşi Martha, “Rab, o artık kokmuştur, öleli dört gün oldu” dedi. İsa, ona “Ben sana iman edersen Tanrının yüceliğimi göreceksin demedim mi?” dedi. Bunun üzerine taşı çektiler. İsa, gözlerini gökyüzüne kaldırarak şöyle dedi “Baba, beni işittiğin için sana şükrediyorum. Beni her zaman işittiğini biliyordum. Ama bunu, çevrede duran halk için, beni senin gönderdiğine iman etsinler diye söyledim.” Bunları söyledikten sonra yüksek sesle “Lazar, dışarı çık!” diye bağırdı. Ölü elleri, ayakları sargılarla bağlı, yüzü peşkirle sarılmış olarak dışarı çıktı. İsa, oradakilere “Onu çözün, bırakın gitsin” dedi. / Yuhanna – İsa Lazar’ı Diriltiyor

“Horlanmışlığın insanın iç dünyasında açtığı yaraya; yoksulluğun, aşağılanmışlığın, terkedilmişliğin iç burkucu yalnızlığına çok az yazar yoksul ama mağrur kahramanların yaratıcısı Dostoyevski kadar yakından bakabildi” der Nurdan Gürbilek “Mağdurun Dili” kitabında. İnsanın üstü örtülü hakikat dünyasında kendini arama değil, kendini nerede kaybettiğini bulmanın bir serüvenidir onun romanları. Dostoyevski’nin kahramanlarında kesin olan bir şey varsa, o da hakikatin kayboldukları yerden yeniden başlamasıdır. Küçük koridorlar, tavan araları ve eşiklerde ölmeden önce yaşamı kendi bildiklerince yoklama çabası içindedirler. Raskolnikov’un kaybettiği yeri yeniden bulma süreci ise aklından, vicdanına inen eciş bücüş yollardan geçmektedir.

suc-ve-ceza-dostoyevski

Suç ve Ceza’nın Dostoyevski’nin hayatında diğer romanlarına göre yeri bir başkadır şüphesiz. Çünkü ağabeyi Mihail’in ölümünden sonra onun borçlarını üstlenmesi ve ödeyememesi sonrasında ülkesini terk etmesi ve ikinci eşinin de ölümüyle devam eden zor zamanlarla beraber aç ve yoksul günlerde 1886 yılında tamamladığı romanı bir bakıma kendi yazgısını kalemle değiştirme çabasıydı. Raskolnikov’la aynı horlanmışlıktan yola çıkarak, onun üzerinden kendi hakikatini bulmaya çabalamıştı. Yazgı onun için Seminovski Meydan’ında idam edilmekten son anda kurtulduğu günden beri renk değiştirmiş, bahşedilen ikinci bir hayatın şaşkınlığında kendine ayrılan hayatta rolünü bulmaya mecbur kalmıştı. Gençlik heyecanıyla dünyayı değiştirmek istediği için ölümün burnuna gelmesinden sonra kendi içini yoklayacağı zamanlara erişmişti. “Ölüm” duygusu o günden sonra hiçbir zaman aşamayacağı bir engel olarak kaldı. Adı “ölüm” olan bu engeli eşeledikçe dünyaya fırlatılan insanın en derinlerindeki hem mahcubiyeti hem de hıncı ortaya çıkardı.

Deli Pedro, ülkesini modernleşme yolculuğunu bir bataklıktan inşa ettirdiği Petersburg şehrinde başlatmıştı. Fakat orada bir şehir inşa ettirirken aynı zamanda da yıkılan bir şey daha vardı ki; o da Rus halkının ruhuydu. İşte “Suç ve Ceza” kimlik bunalımının, yozlaşmışlığın, masumiyeti yitirilmiş gençliğin temsili Petersburg şehrinin hikayesidir. Bütün kahramanlar Petersburg şehrinin şaşkın çocuklarıdır. Akıl ve duygunun, yasa ve vicdanın, açlık ve günahın, suç ve cezanın karşılaşmasıdır. Svidrigaylov Petersburg’u romanda şöyle tarif eder: Halk ayılmamacasına kafasını çekiyor, aydın gençlik derseniz, işsizlikten birtakım teorilere kendini kaptırmış, düşler dünyasında yaşıyor, ülke bir baştan bir başa Yahudi akınına uğramış sanki, adamlar orada para diye bir şey bırakmıyorlar: geri kalanlarsa kendilerini zevk ve eğlenceye vurmuşlar, rezil bir hayat sürüyorlar…”

Dostoyevski, hikayenin bir ucuna Raskolnilkov’u bir uca ise Sonya’yı konumlandırarak romanını örer. Bir tarafta akıl vardır, bir tarafta duygu, bir tarafta yasa bir tarafta vicdan. Diğer kahramanlar ise Raskolnikov’un Sonya’ya giden yoldaki uğraklarıdır. Yani Lazarus olarak İsa’ya giden yolda önce Raskolnikov’un ölmesi gerekmektedir. Yani dirilmek için ölümün tamamlandığı bir yolculuktur O’nunki.

Raskolnikov’un tefeci kadını öldürme fikrinin yoksulluktan ve mağdurluktan yola çıktığı kabul gören görüşler arasındadır. Bana göre ise bunların hiçbiri cinayetin asıl sebebi değildir. Çünkü bir hukuk öğrencisi olan Raskolnikov bu hayatı sürüden ayrılmak için bilinçli olarak tercih etmiştir. Yozlaşmış olan düzeni herkeslerden biri olarak değiştiremeyeceğinin farkındadır. Zaten kendisini de herkeslerden farklı ve üstte görmektedir. Raskolnikov’un var olma atılımı Nietzsche’nin “Güç İstenci” görüşüyle paralellik gösterir. Raskolnikov’da tıpkı Nietsche gibi insanları var olmak için gücünü kullanmaya cesaret eden güçlü insanlar ve var olmak için gücünü kullanmaktan çekinen güçsüz insanlar olarak ikiye ayırır. O’na göre var olmak için gücünü kullanma cesaretine sahip insanların, diğer insanlar üzerinde her türlü yaptırıma, hakimiyete sahiptir. Bunun ahlaki ve vicdani hiçbir muhasebesi yoktur. Hatta ahlaki ve vicdani muhasebeler ise güçsüz insanların bu hakimiyete karşı koymak için din vasıtasıyla ürettikleri bahaneler olarak kabul eder. Raskolnikov, makalesinde buna karşın doğal güçlü insanları özgür bırakmak için doğal güçsüz olan insanları yasalarla kısıtlamaktadır. Tefeci kadını öldürmek kendisi gibi doğal güçlü olan insanlar için bir suç değildir. Öyle ki Raskolnikov, Sonya’ya suçunu itiraf ederken “Bir Napolyon olmak istedim, onun için öldürdüm” der. Raskolnikov, aklın egemenliğinde yoz gördüğü hayatı değiştirmek için bir yasa icat eder. Şayet tefeci kadını öldürürse, bozuk düzeni değiştirmek ve kendinin var oluşunu tamamlamak için bir adım atmış olacaktır. Fakat Dostoyevski, Raskolnikov’un aklının egemenliğinde vardığı bu yasayı gerçekleştirmek için acele etmez. Onu hâlâ hem akıldan ve hem de duygudan yapılma bir insan olduğunu okuyucuya yaşatır. Karar verilmiştir ama atılım için Raskolnikov’un kendini yanıltan duygularından kurtulması gerekmektedir. Atılımını gerçekleştirmeden önce Raskolnikov bir rüya görür. Rüyasında bir arabacı hasta atını öldüresiye kırbaçlamaktadır. Etrafına toplanan insanlar ise “o atın bir işe yaramayacağını, onu öldürmesini” söylemektedir. Bu sözler üzerine arabacı, atını vahşice öldürür. Yazgının bir cilvesidir ki, romanın yazılmasından tam on dört yıl sonra Nietzsche de sokakta sahibi tarafından öldüresiye kırbaçlanan bir ata sarılarak ağlamış ve hemen ardından hayata veda etmiştir.

suc-ve-ceza-dostoyevsk2

Rüya, Raskolnikov’un duygularından kopmasının bir nedeni olmuştur ve tefeci kadını öldürerek var olma atılımını gerçekleştirmiştir. Her şey aklın hakimiyetinde sürüp gidecektir. Ortada hiçbir suç olmadığı gibi hiçbir ceza da gerekmemektedir. Fakat hayatın hesap edilemezliği Raskolnikov’un Sonya’ya doğru gidecek yolunu başlatır. Çünkü günlerce kurduğu cinayet planına hiç de uymayan bir şey gerçekleşir ve cinayet esnasında teyzesini ziyarete gelen Lizaveta isimli genç masum kadını da öldürür. Böylece akıl hayatın bilinmezliği karşısında bocalamıştır. Seminovski Meydanı’ında yaşadığı idam hatırasından sonra yaşam hakikatinin insanın özünde olduğuna inanmaya başlayan Dostoyevski’nin geçirdiği düşünsel buhranın bir göstergesidir bu durum. Hakikati ne belirleyecektir? Akıl mı vicdan mı?

Bahtin, Dostoyevski kahramanlarının yasak çizginin ötesine geçildiği kriz anlarında verdikleri kararlarla yenilendiği ya da öldüğü söyler. Suç ve Ceza’nın temel aksiyonunu belirleyen süreç ise işte bu kriz anıdır. İnsanın kendi içinde olup biten, onu ya sonsuza kadar yok edecek ya da yaşama geri döndürecek bir kriz anıdır bu. Cinayeti işledikten sonra Raskolnikov’un delilleri yok etmek, kendini gizlemek ve rol yapmak yerine buhrana girmesi ve hasta olması da yaşadığı krizin sadece içinde olup biten bir şey olduğunu gösterir. Dış dünya kendisi için gerçekliğini kaybeder. Bütün uğrakları ölüme gitmeden önce yarı-gerçek hatıralara dönüşür. Milan Kundera’nın “Roman Sanatı” kitabında söylediği gibi bu evreden sonra Raskolnikov, cezasının suçunu arayan Josef K.’nın aksine, suçunun cezasını arayan biri olur. Fakat suçunun dahi mahiyetinin ne olduğunu bilmezken, cezasının ne olduğunu nasıl bilecektir?

Hikayenin bir diğer ucunda ise Sonya vardır. Bütünüyle iç alemin ve sanrılarına hapsolmuş, dış dünyadan elini eteğini çekmiş, acıdan zevk alan, öyle ki insanların hakaretlerini dahi nimet bilen bir tür Melami olan sarhoş Marmeledov’un kızıdır. Dosyotevski Sonya’nın ailesini Petersburg’un yozluğunun ortasında bir inanç mabedi olarak konumlar. Marmeledov, bitmişliğinin aksine şikayet eden biri değildir, zengin bir aileden gelen ama eşinin sorumsuzluğu yüzünden yoksul bir hayat süren Katerina İvanonvna, Marmeledov’un son nefesinde dahi onu çok önceden affettiğini söyler. Ve Sonya… Ailesini geçindirmek için fahişelik yapmak zorundadır. Burası insanların günahlarını çeken bir azizler koğuşu gibidir. Dostoyevski, okura Sonya’nın fahişelik yapmasının dışında, O’nun bu hayatı ile ilgili hiçbir detay vermez. Sonya da zaten yaşadığı durumu tevekkülle karşılar ve içine düştüğü durumun hikmetine vardığında kurtulacağını düşünür. Yine Raskolnikov’un aksine kendini bütün insanlardan aşağı görmektedir. Masasının üstünde her daim İncil durmaktadır. Yani Sonya, insanların günahlarını bedeninde taşıyan bir İsa’dır.

Sonya, Raskolnikov’un aksine hakikate sezgisel olarak yaklaşır. O’nu içine düştüğü durumdan kurtaracak yolu da bu yüzden içgüdüsel olarak bilir. Burada hakikatin hem parçalanabilir hem de bütünsel tarafını görürüz. Sonya, hakikati bir bütün halinde ele alır. Raskolnikov’un bir Lazarus olarak Sonya’nın yani İsa’nın telkinine hazır olmadan önce ölmesi gerekmektedir. Tıpkı Yuhanna İncili’inde Lazarus’un kız kardeşleri Martha ve Mary’nin ağabeylerinin hastalığı için İsa’ya haber vermesi ve İsa’nın Lazarus’un ölmesini beklemesi gibi bir süreçtir bu. Dirilmenin yazgısı ölüme bağlıdır. Sonya’nın yaşadıklarına rağmen kendini suya atıp öldürmeyişi ve yazgısında bir hikmet arama uğraşı yani takvası onu öldürür. Bu Raskolnikov’un hem aklının hem de duygularının öldüğü bir evredir. Her şeye karşı yanılmıştır.

Raskolnikov, Sonya’dan İncil’den bir kıssa okumasını ister. Şu ayetleri okur Sonya:

“İsa, ona “Ben sana iman edersen Tanrının yüceliğimi göreceksin demedim mi?” dedi. Bunun üzerine taşı çektiler. İsa, gözlerini gökyüzüne kaldırarak şöyle dedi “Baba, beni işittiğin için sana şükrediyorum. Beni her zaman işittiğini biliyordum. Ama bunu, çevrede duran halk için, beni senin gönderdiğine iman etsinler diye söyledim.” Bunları söyledikten sonra yüksek sesle “Lazar, dışarı çık!” diye bağırdı. Ölü elleri, ayakları sargılarla bağlı, yüzü peşkirle sarılmış olarak dışarı çıktı. İsa, oradakilere “Onu çözün, bırakın gitsin” dedi.”

Lazarus formuna erişen Raskolnikov, cinayetini yani aslında kendisini yok eden şeyi itiraf eder:

“Oraya aklı başında bir insan olarak gittim. Beni mahveden de bu oldu ya! İktidara geçmeye hakkım olup olmadığını kendi kendime soruşturmaya başladıysam demek ki iktidara geçmeye hakkım yokmuş. Akla, vicdana danışmadan kendim için, sadece kendim için öldürmek istedim. Bu konuda kendime yalan söylemek istemedim. Anneme yardım etmek için öldürmedim. Ben düpedüz öldürdüm; kendim için, salt kendim için öldürdüm… Anla beni: Yeni baştan bu yollardan geçmem gerekse herhalde bu cinayeti tekrarlamazdım. O zaman bir başka şey öğrenmek zorundaydım: kolumu idare eden başka şeylerdi. Herkes gibi ben de bir bit miydim, yoksa bir insan mı? O zamanlar bunu öğrenmem hem de çabuk öğrenmem gerekiyordu. Önüme çıkan engeli aşabilir miydim, yoksa aşamaz mıydım? Titreyen korkak bir yaratık mıydım, yoksa bir insan mı?”

Raskolnikov’un itirafı aslında aynı zamanda da bir teslimdir. Hikmetin kapısı olarak gördüğü Sonya’ya teslim olmuştur. Artık o ne derse onu yapacaktır. Bu noktada Dostoyevski için cezanın neyi temsil ettiği de ortaya çıkar. İnsanların yazdıkları yasalar ve cezalar hayatın bilinmezliğine karşı her daim yenilgi içindedir. Sonya, Raskolnikov’a “ne kadar büyük acı çekiyorsun” derken Dostoyevski için suçun cezasının ancak insanın vicdanında karşılık bulacağını görürüz. Bundan sonrası dirilmek için girilecek yoldur.

suc-ve-ceza-dostoyevsk3

Sonya’ya teslim olan ne yapmasını gerektiğini ondan öğrenmek isteyen Raskolnikov’un çaresiz durumunun karşısında Sonya’nın kendinden emin bir halde sezgisel olarak kavuştuğu aklanma ritüellerini dinleriz. Sonya, Raskolnikov’a öldürülen masun Lizaveta’nın boynundaki haçı verir ve ona “ Hemen şu anda dört yol ağzına koş, yere kapan, ilkin kirlettiğin toprağı öp, sonra dört bir yana eğilerek bütün dünyayı selamla, herkesin önünde yüksek sesle ‘Ben öldürdüm’ diye bağır. O zaman Tanrı sana yeniden hayat verir” der. Lazarus’un yani Rakolnikov’un yeniden dirilmesi için gereken söylenmiştir. Artık sadece Raskolnikov’un sese gelmesi yeterlidir.

Raskolnikov, Sonya’nın sesine kulak verir ve meydanın ortasında kirlettiği toprağı öptükten sonra suçunu itiraf eder.

Dosyotevski, Seminovski Meydanı’na bir akıl insanı olarak çıkmış ama bir duygu insanı olarak inmişti. Bu yüzden İnsancıklar ve Öteki gibi hayatının ilk evresinin yani dirilme öncesi eserlerinde insanların acizliklerinin ve bu acizlikler içinde verdikleri kararlarla yeniden doğum veya sonsuza dek yok olma unsurları yoktur. En büyük eserlerine ve yazı hayatındaki maharetine insan denen varlığın dünya üzerindeki şaşkınlığını, onları hiç yargılamadan kendi içlerindeki muhasebeleri kaleme dökerek kavuşmuştu. Raskolnikov, Dostoyevski’nin içine idam meydanda doğdu ve onunla birlikte Sonya’ya yani İsa’sına kavuştu.

Hazırlayan: Kasım Hasan Ünal

İlginizi çekebilir: Osman İlhan | Keder Apartmanı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

İlginizi Çekebilir

Yeni İçerikler